Google+ Üyeleri

Öne Çıkan Yayın

NAMAZ KILMAK İSTİYORUM AMA, KILAMIYORUM DİYEN KARDEŞLERİME !

Namaz kılmak bir insanın yeryüzünde ulaşabileceği en büyük mutluluk.. Namazda Allah'ın huzuruna çıkıp O'na durumunu arz etmek...

25 Haziran 2014

HACI BEKTÂŞ-I VELÎ'NİN HAYATI

HACI BEKTÂŞ-I VELÎ




Osmanlı devletinin kuruluş yıllarında yaşıyan evliyânın büyüklerinden. İsmi, Seyyid Muhammed bin İbrâhim Atâ olup, lakabı Bektâş’tır. Horasan’ın Nişâbur şehrinde 680 (m. 1281) senesinde doğdu. Hacı Bektâş-ı Velî’nin nesebi Hazreti Ali’ye dayanır. 738 (m. 1338) senesinde Kırşehir’e yakın bir yerde vefât etti. Vefâtı hakkında başka rivâyetler de vardır. Türbesinin bulunduğu kasabaya sonradan Hacı Bektaş ismi verildi.

Bektâş-ı Velî, daha çocukken ilim öğrenmesi için ailesi tarafından Şeyh Lokmân-ı Perende’ye teslim edildi. Lokmân-ı Perende, Ahmed-i Yesevî hazretlerinin halîfelerinden olup, zâhir ve bâtın ilimlerinde çok derinleşmiş idi. Bektâş-ı Velî’nin daha çocukken birçok kerâmetleri görüldü. Birgün Lokmân-ı Perende onun yanına girdiği zaman, odayı nûr ile dolu görünce şaşırdı. Bektâş-ı Velî’nin iki yanında, Kur’ân-ı kerîm okuyan iki nûrânî zât duruyor idi. Lokmân-ı Perende onun yanına girince, bunlar kayboldu. Lokmân-ı Perende, Bektâş-ı Velî’ye onların kim olduğunu sordu. O da; “Birisi Server-i âlem efendimiz ( aleyhisselâm ), diğeri ise Hazreti Ali idi” dedi.

Yine birgün Hacı Bektâş-ı Velî, hocasından ders dinlerken, namaz vakti geldi. Hocası hizmetçisinden abdest almak için su istedi. Bektâş-ı Velî hocasına; “Bir nazar etseniz de, su buradan aksa, dışarıya gitmeye gerek olmasa” dedi. Hocası; “Benim kudretim bunu yapmaya yetmez” dedi. Hacı Bektaş, derhâl Allahü teâlâya duâ etti. Hocası da “Âmin” dedi. O anda medresenin ortasında latif bir su çıkıp, kapıya doğru akmaya başladı. Pınarın başında çok güzel çiçekler açtı.


Bu olaydan bir süre sonra, Lokmân-ı Perende hacca gitti. Arafat’da kıbleye doğru döndükleri esnada, talebelerine; “Yârenler! Bu gün Arefe günüdür. Şimdi bizim evde yemekler pişirilir” dedi. Bu söz, Allahü teâlânın kudretiyle, Bektâş-ı Velî’ye ma’lûm oldu. Tam o sırada hocasının evinde yemekler pişiyordu. Bektâş-ı Velî hemen bir tepsi yemeği aldığı gibi, bir anda hocasına sundu. Hocası Nişâbûr’a dönünce, Bektâş-ı Velî’nin bu kerâmetini herkese anlattı. Ona Hacı lakabını verdi. Bu esnada Horasan’da bulunan âlimler, Lokmân-ı Perende’ye hac mübârekesine geldiklerinde, medresede akan suyu görünce şaşırdılar. Bunun sebebini sordular. Lokmân-ı Perende; “Bu kerâmet, Hacı Bektâş’ındır” dedi. Sonra onun gösterdiği kerâmetlerini gelen âlimlere anlattı.

Onlar bu kadar çok şeyin bir çocuktan zuhur etmesini tuhaf karşıladılar. Orada bulunan Hacı Bektaş-ı Velî, âlimlere; “Ben, Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) soyundanım. Bana bunları çok görmeyiniz. Bunlar, Allahü teâlânın bana bir ihsânıdır” dedi. Onlar, Hacı Bektâş-ı Velîye; “Eğer sır sahibi iseniz, nişanınız nerededir?” diye sordular. Hacı Bektâş-ı Velî, elinin ayasındaki ve alnındaki iki yeşil beni gösterdi Hepsi bu duruma hayret ettiler ve onun büyüklüğüne işâret olan benleri tasdik ettiler.

Hacı Bektâş-ı Velî, tahsilini tamamladıktan sonra Anadolu’ya geldi Halka doğru yolu göstermeye başlayan ve kıymetli talebeler yetiştiren Hacı Bektâş-ı Velî, kısa zamanda tanınarak büyük rağbet gördü. Bu sırada Anadolu’da dînî, iktisâdi, askerî ve sosyal teşekkül olan ve kendisinin de bağlı olduğu “Ahîlik teşkilâtı” ile büyük hizmetler yapan Hacı Bektâş-ı Velî ve talebeleri, ilk Osmanlı sultanları tarafından da sevildi ve hürmet gördü. Bu sıralarda kuruluş devrinde olan Osmanlı devletinin sağlam temeller üzerine oturmasında büyük hizmetleri ve himmetleri oldu. Sultan Orhan zamanında teşkil edilen Yeniçeri ordusuna duâ ederek, askerlerin sırtlarını sıvazladı. Onlara İslâmiyetten ayrılmamalarını nasihat etti. Böylece Hacı Bektâş-ı Velî’yi kendilerine ma’nevî pir olarak kabûl eden Yeniçeri ordusu, ma’nevî hayâtını ve disiplinini ona bağladı. Hacı Bektâş-ı Velî, asırlarca Yeniçeriliğin piri, üstadı ve ma’nevî hâmisi olarak bilindi Bu bağlılık ve muhabbet, Yeniçerilerin sulh zamanındaki tâlimleri ve harplerdeki gayret ve kahramanlıklarında çok müsbet neticeler verdi. Bütün bunlar, halk ile Yeniçeriler arasındaki yakınlığı kuvvetlendirdi Yeniçeriler, dervişler gibi cihâd azmiyle dolu ve görülmemiş derecede kahraman ve fedakâr oluşlarında, bu hâdiseler müsbet te’sîrler gösterdi Yeniçerilerin;

“Allah, Allah! illallah!
Baş Uryan, sine püryân, kılıç al kan,
Bu meydanda nice başlar kesilir.
Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyân!
Kulluğumuz pâdişâha ayan!
Üçler, yediler, kırklar!
Gülbang-i Muhammedî, Nûr-i Nebî, Kerem-i Ali...
Pîrimiz, sultânımız Hacı Bektâş-ı Velî...”

diyerek savaşa başlamaları, bunun manidar bir ifadesidir.


Şöyle anlatılır: “Hacı Bektâş-ı Velî, sık sık Hızır aleyhisselâm ile buluşurdu. Birgün Kayseri’nin yukarı tarafındaki Saklan kalesinin batısında, Hacı Bektâş-ı Velî, Hızır (aleyhisselâm) ile buluştu. Orada bir kişinin kavun ve karpuz ektiğini gördüler. Hızır (aleyhisselâm) ile Hacı Bektâş-ı Velî, o bostanın kıyısında bir taşın dibine oturdular. Hacı Bektâş-ı Velî. İsmi Behâeddîn Çelebi olan bostan sahibine; “Kardeş!” diye hitâb etti. Bostan sahibi de ona; “Ne buyurursunuz?” dedi. Hacı Bektâş-ı Velî de; “Bostandan bir kavun koparıp getir, yiyelim” dedi. Bostan sahibi Behâeddîn Çelebi; “Başüstüne, inşâallah olunca getiririm” deyince, Hacı Bektâş-ı Velî; “Diktiğin yeri bir kere kontrol et. Belki olmuştur” dedi. Bostan sahibi yine; “İnşâallah” diyerek önceki cevâbı verdi. Bunun üzerine Hızır (aleyhisselâm) da; “Bir kere dolaş gör” buyurdu. Behâeddîn Çelebi kendi kendine; “Bir kere dolaşayım” dedi ve bostana girdi. Birden burnuna kavun kokusu geldiğini fark etti. Birinin kökünde, üç tane iri kavunun büyüyerek olgunlaşmış olduğunu gördü. Bunların ikisini koparıp, birisini Hızır’a (aleyhisselâm), diğerini de Hacı Bektâş-ı Velî’ye verdi ve; “Ey erenler! O birisini de çoluk-çocuğumuza götürelim” dedi. Hacı Bektâş-ı Velî de bu durumu kabûl etti. Onlar kavunları alıp Kayseri’ye döndüler. Bostancı, işiyle meşgûl olurken, birden aklına; “Bostan daha ekilirken kavun bittiğini cihanda kim gördü? O azîzler kerâmet ehli zâtlardanmış. Bu iş onların kerâmetiyle zâhir oldu. Bana yazıklar olsun ki, mübârek ellerini öpmedim” diye geldi ve bir hayli üzüldü. Bostan ekmekten vaz geçip, bir süre onları aradı. Kendi kendine; “Son pişmanlık fayda vermez” deyip, kalan o bir kavunu koparıp evine gitti.

 Evinin kapısından içeri girince, Hızır (aleyhisselâm) ile Hacı Bektâş-ı Velî’nin misâfir odasında oturduklarını gördü. Selâm vererek odaya girdi. Elindeki o kavunu getirip ortaya koydu. Hemen onların mübârek ellerini öptü. Hacı Bektâş-ı Velî bostan sahibine; “Kavunları kes de yiyelim” dedi. Onlara vermiş olduğu iki kavun da duruyordu. Behâeddîn Çelebi hemen kavunları kesti, bir kısmını ailesine gönderdi. Kalanını misâfirleriyle birlikte yediler ve Allahü teâlâya şükrettiler. Ellerini yıkadıktan sonra, Behâeddîn Çelebi misâfirlerine; “Size kim derler? Bu fakire himmet edin” dedi. Hacı Bektâş-ı Velî; “Bana Bektâş-ı Velî derler. Bu azîze ise Hızır aleyhisselâm derler” dedi. Daha sonra Hacı Bektâş-ı Veli, Behâeddîn Çelebi’yi yanına çağırdı. Hacı Bektâş-ı Velî, onun gözlerini sığayıp, sırtını sıvazladı. Ona hayır duâ etti. Sonra Hızır aleyhisselâm ile Hacı Bektâş-ı Velî, Behâeddîn Çelebi’ye veda edip evden çıktılar. Kapının önünde ikisi de gayb oldular.

“Velîlerin bir nazarı kimyadır, Karataş, nazar ile yakut olur.” O saatte Behâeddîn Çelebi, yüksek merhaleler katedip, velîlik mertebesine ayak bastı. Kalb gözü açıldı. Bir anda şarktan garba olan yerleri seyr eyledi. Kendisine Bostancı baba dendi. Birçok kerâmetler gösterdi. Türbesi Kayseri’de olup ziyâret yeridir.”



Kaynak: Hayatı hakkında detaylı bilgi için: 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder